Ana Sayfa Asya UZAKDOĞU’NUN İNCİSİ BANGKOK

UZAKDOĞU’NUN İNCİSİ BANGKOK

252
4
Paylaş

UZAKDOĞU’NUN İNCİSİ

BANGKOK

Anahtar Kelime “pazarlık”

Yerel saati ile 17.20’de Uzakdoğu’nun incisi Bangkok havaalanına indik. Teknik açıdan kolay sayılabilecek bir havaalanı… Pasaport, polis kontrolü, valizler derken dışarı çıktık. Rehberimiz “Chou” bizi elinde pankartla karşıladı. Kısa bir tanışma faslından sonra, bizi otelimize götürecek olan otobüse yönlendirdi… Otobüse binerken milli kıyafetli kızlar, boyunlarımıza orkide demetleri asıp fotoğraflarımızı çektiler. Yolda giderken, Chou, Bangkok hakkında ufak bir tanıtım konuşması yaptı ve yarım saatlik bir yolculuktan sonra otelimiz “Fortune”a vardık. Lobidekiler bize “hoş geldin kokteyllerimizi” verirken, ben de rehberimizin yardımıyla otele kayıt işlemlerini yaptım. Gece turuna çıkmak için, saat sekizde lobide buluşmak üzere sözleştik ve herkes odalarına dağıldı.

Gezgin ruhumun kışkırtmasına karşı koyamayarak, sevgili eşim Diana ile birlikte, biraz çabuk hareket ettik ve buluşma saatinden önce aşağı inip oteli keşfe çıktık. Kahvaltı salonunun, havuzun, saunanın, barın yerlerini öğrendik. Saat 20.00’da rehberimiz bizi almaya geldi. Bangkok’un en meşhur bölgesi olan Pat Pong’a gidiyorduk. Rehberimiz bize çevreyi tanıttı. Otelimize ister taksiyle, ister “Tuk tuk” denilen araçlarla dönebileceğimizi hatırlattı. Taksiler taksimetre açarsa, mesele yok, ancak ne yazık ki turistlerle pazarlık yapmaya bayılıyorlar. Bu yalnızca taksiler için geçerli değil, pazarlık yapmadan alışveriş edemiyorsunuz. Unutmayın, 10 Lira dedikleri şeyi, sıkı bir pazarlıkla 2 Lira’ya alabilirsiniz!

Bu bilgileri aldıktan sonra, yalnız başımıza daha rahat gezebileceğimizi düşünerek, rehberimizi yolladık. Herkesin karnı açtı, önce yemek işini halletmeye karar verdik. Açıkta satılan bir sürü yiyecek vardı: pilavlar, deniz mahsulleri, tropik meyveler… Görüntü pek iştah açıcı değildi. Bildiğimizden şaşmayalım dedik ve kendimizi bir pizzacıya dar attık. Karnımızı doyurup Pat Pong’a geldik. Burası uzunca ve geniş bir sokak… Sağlı sollu barlar, gece kulüpleri, striptiz salonlarıyla dolu. Kapıda çığırtkanlar sizi içeri çekmeye çalışıyorlar. Sokağın ordasında tezgahlar kurulmuş; giyecekler, çantalar, ayakkabılar, saatler ve hediyelik eşyalar satılıyor. Etrafta inanılmaz bir curcuna var, satıcılar bir yandan sizinle pazarlık ederlerken bir yandan da yanlarından geçen başka birine mallarını tanıtmaya çalışıyorlar. Satıcıların buradaki en meşhur lafı, “Sen ne kadar veriyorsun?” anlamında, “How much you?” Pazarın en önemli özelliğiyse birçok markanın bire bir taklidinin satılıyor olması. İnsanlar çılgın gibi alışveriş yapıyorlar. Saat 00.30 olmuş, farkında değiliz. Otele dönme zamanı gelmişti, taksiye atlayıp gittik. Taksiler çok ucuz, koca yola 2$ ödedik. Her zaman olduğu gibi, lobide oturup arkadaşlarla günün özetini yaptık, sonra da odalarımıza dağıldık.

Uzakdoğu’yu Yaşamak

Ertesi gün saat 08.30’da rehberimiz Chou bizi almaya geldi. Grand Palace, Altın Buda Tapınağı, Yatan Buda Heykeli, Zafer Anıtı, Demokrasi Anıtı, Parlamento Binası ve öğleden sonra Rice Barge Chopraya Nehri turunu kapsayan programımız için yola çıktık.

Grand Palace bizim Topkapı Sarayı gibi bir yer. İnanılmaz kalabalık, bütün turistler buraya getiriliyor. Burada Uzakdoğu’yu tam anlamıyla yaşıyorsunuz… Kraliyet Sarayı, tapınakları, heykelleri ve mimarisiyle Uzakdoğu’da olduğunuzu hissediyorsunuz. Biraz tarihçesini, biraz Budizm felsefesini, biraz da yaşam tarzını dinleyip bahçeler ve yeşillikler içindeki bu kompleksi dolaşıyorsunuz. Yaklaşık 3 saat sürüyor. Kimi zaman rehber bize eşlik etti, kimi zaman da yalnız dolaşmamıza izin verip, çıkışta bizi karşıladı. Bazı yerlere, örneğin tapınaklara ayakkabılarımızı çıkarıp girdik. Zaten bir gün önce, Chou bize giyimimiz hakkında bilgi verdi. Bayanların kısa kollu, erkeklerin şort giymemeleri ve terlik tipi ayakkabıların tercih edilmemesi konusunda bizleri uyardı. Burası görüntü itibarıyla çok görkemli ve etkileyici bir yerdi.

Çıkışta, bizi pırlanta ve hediyelik eşya satan 5-6 katlı bir yere getirdiler. Önce değerli taşlar hakkında 15 dakikalık Türkçe bir film izlettiler. Pazarlama yöntemine bakar mısınız? En üst kattaki kafeteryada ikramlar sonsuz! Turda karşılaştığımız birçok kişiyle burada da rastlaştık. Otobüslerin biri geliyor biri gidiyor, tam bir ticaret merkezi anlayacağınız!

Saat 14.30 civarlarında otobüsümüzle Chopraya Nehri’nin kıyısından teknelerin kalktığı iskelelerden birine geldik. Venedik’teki gondollara benzer teknelere bindik. İkişer ikişer ve arka arkaya oturduk. Nehri baştanbaşa gezerken, bu kez Bangkok’u sahilden izleme fırsatı bulduk. Güneş tepeye ancak gelmişti, tapınaklar bu ışık oyunuyla alev alev yanar gibiydi. Çok hoş bir görüntüydü. Yarım saat kadar gittikten sonra, Karaköy-Kadıköy arası çalışan motorlara benzeyen büyük bir mavnaya bindik. Biner binmez, yerel kıyafetli, saçları yapılı, makyajlı hanımlar bizi birer “hoş geldin içkisiyle” karşıladılar. Teknenin ortasında, büyük bir masada aklınıza gelebilecek her türlü tropik meyve duruyordu. Tekne Chopraya Nehri’nin kahverengi sularında yavaş yavaş süzülmeye başladı. Bu tur çok hoşumuza gitmişti, bizim güzelim Boğaz sularımızda niye böyle bir hizmet verilmediğini tartışmaya başladık aramızda. Yarım saat kadar sonra, bindiğimiz yere geri döndük.

Otobüsümüze binip doğruca otele yollandık. Fazla uzak olmayan oylu 1,5 saatte aldık. İnanılmaz bir trafik vardı! Her ışıkta abartısız yirmişer dakika bekliyorduk. Bu arada yanımızdan birkaç “FİL” geçmez mi… Heyecandan küçük dilimi yutacaktım. İstanbul’un çevre yollarında at arabalarına alışkını, ama fil hiç aklımıza gelmemişti. Saat 18.00’e doğru otele vardık. Hep birlikte, doğruca otelin yedinci katındaki havuza gittik. Hem yorgunluk attık, hem de akşam karanlığında etrafın ışıklarını kuşbakışı izledik. Bizim için sıra dışı bir şeydi. Otellerin zemin katlarında olmasına alıştığımız, ancak burada yedinci katta bulunan havuzda akşam karanlığında yüzmek ayrı bir keyifti.

 Sea Foot Restaurant: Keyifin Ötesinde…

Saat 20.30’da akşam yemeği için hazırdık. Bangkok’a gelmeden önce burayı ziyaret eden arkadaşlar bize “Sea Food Restaurant”ta (Deniz Ürünleri Lokantası) yemek yememizi tavsiye etmişlerdi. Bu akşam tam zamanıydı. Daha restorandan içeri girer girmez neşemiz yerine gelmişti. Bize anlatılan yer burasıydı, ben de sizlere anlatayım.

Çok şık, yaklaşık 1000 kişinin yemek yediği bir salon, çok büşük bir marketin balık reyonunun düşünün. Migros ya da Carrefour’un iki katı büyüklükte bir yer! Yanınıza, size eşlik eden bir yardımcı veriyorlar, bu kişi size balıkları tanıtıyor. Hepsinin fiyatı üzerinde yazıyor. Istakozlar, pavuryalar, jumbo karidesler, kerevitler… Daha sonra sebze standı başlıyor: patatesler, salatalar, domatesler vs. Sonra ekmek standı… Bir başka bölümde de içkiler, çeşit çeşit şaraplar ve biralar. İstediklerinizin hepsini alışveriş arabanıza doldurup kasaya gidiyorsunuz. Tıpkı marketteki gibi ödemeyi kasada yapıyorsunuz. Size yardımcı olan refakatçinin işi burada bitiyor ve sizi masanıza yönlendiriyor. Bu kez masanıza bir garson geliyor ve satın aldığınız malzemelerin nasıl pişirilmesini istediğinizi soruyor. Tava, ızgara, buğulama, herkes seçimini yaptı. Sıra sebzelere gelince kimimiz mangalda domates tercih etti, kimimiz salata. Ekmekleri bazılarımız sarımsaklı ve fırında, bazılarımız kızarmış istedi. Zevki düşünebiliyor musunuz, tam bir şımarıklık. Garson tüm dediklerimizi not alıp 20 dakika sonra siparişlerimizi eksiksiz ve yanlışsız bir şekilde getirdi. Farklı ülkelerdeki restoranlarda çok değişik servis türlerine şahit olmuştuk, ancak ilk kez böyle bir hizmetle karşılaşmıştık. Aslında balıkları çok ta lezzetli değil. Bizim Lüfer, Palamut, Levrek kat kat daha lezzetli, ama gene de inanılmaz bir keyif aldık. Bangkok’a gideceklere bu yeri hararetle tavsiye ederim. Adresi: Sukhumvit Soi 24 (Kasame), Sukhumvit Rt. Klongtoey, Bangkok Tel: 0-2661-1252-9. Rezervasyon yapmakta yarar var.

Kültürlerinde Var…

Ertesi sabah kahvaltıya erken indik, programımız yoğundu. Floating Market (Yüzen Çarşı) ve Rose Garden (Gül Bahçesi) turu yapacaktık.

08.00’e doğru otobüse binip turumuza başladık. Otobüsümüzle teknelere binilecek yere geldik. Sazlıkların arasından adeta bir kuğu gibi süzülerek yol alıyorduk. Etraftaki “Kobra Çıkabilir!” yazıları bizleri biraz heyecanlandırmadı desem, yalan olur. Su inanılmaz kirli, bizim eski Kurbağalı Dere’den beter. Motorun süratinden dolayı suratımıza su sıçrıyordu, hepimiz ellerimizle ağzımızı kapıyorduk.

Bizler bu sudan tiksinirken bir de ne görelim; bu suda insanlar eşyalarını yıkamıyorlar mı? Motorcunun kıvrak manevraları sayesinde nihayet Yüzen Çarşı’ya vardık. Görüntü hiç de yabancı değildi. Uzakdoğu filmlerinde çok görmüşüzdür bu sahneleri. Uzun tekneler içinde insanlar meyve sebze, kumaş, hediyelik eşyalar satıyorlar. Bizi sahile çıkardılar, geze geze kanalları dolaşmaya başladık. İsterseniz bu alışverişleri tekneyle de yapabiliyorsunuz. Hediyelik birkaç hatıra eşyası aldık.

Öğlen buradan ayrıldık, rehberimiz bizi ağaç oymacılığı yapılan bir yere götürdü. Küçük biblolardan tutun da duvar tablolarına, masalara sehpalara, yataklara kadar tüm eşyalar ince ince oyulup işlenmiş. Çok güzel ve ilginç bir görüntüydü. Saat 14.00’e doğru Gül Bahçesi’ne geldik. Doğrudan yemeğe geçtik. Yemek faslından sonra saat 15.00’te büyük bir sirk çadırını andıran bir yere aldılar bizi. Tayland folklorundan örnekler sundular. Dansları, müzikleri, düğün törenleri, boksu, filleriyle, mini bir Tayland resmi geçidi sundular. Gösteri sonrası, bu kez bahçede fillerin gösterisi vardı.

Her yerde olduğu gibi buradan da bir iki hatıra eşyası alıp, dönüş yoluna koyulduk. Gene inanılmaz bir trafiğe yakalandık. Bu trafiğe en iyi çözüm motosiklet, nitekim etrafta araba kadar motosiklet var. Bir an önce otele dönmek istiyorduk çünkü saat 19.00’da masaj için randevu almıştık. Buralara kadar gelip de masaj yaptırmamak olur mu? Bangkok bir masaj cenneti, sanırım bu kültürlerinde var. Masajları çeşit çeşit; sırt masajı, baş masajı, ayak masajı, vücut masajı, her türlüsü var anlayacağınız. Havaalanında bile masaj salonları var.

Akşam, yemek sonrası açık bulduğumuz bir markete uğradık her ülkenin pazaryerlerini ve marketlerini dolaşmaya bayılırız. Ne yerler, ne içerler, nasıl alışveriş yaparlar tüm bunları görmek hoşumuza gider. Kültürlerini anlamak için iyi bir fırsattır çarşı, pazar ve marketler.

Bangkok’taki son günümüzdü. Herkes ayrı yerlere dağıldı. Kimi otelin havuzuna indi, kimi alışverişi tercih etti. Biz Pat Pong’u gündüz gözüyle görmek istedik. Geceyle alakası yok, bambaşka bir dünya sanki. Biraz dolaştıktan sonra otele döndük. Saat 14.00’de rehberimiz bizi havaalanına götürmek üzere geldi. Değişik bir kültür, değişik bir coğrafya tanımanın keyfiyle Bangkok’dan ayrıldık.

Bir Tutkudur Seyahat…

Paylaş
Önceki İçerikKIZIL’DAN SARI’YA MOSKOVA – ST. PETERSBURG
Sonraki İçerikIŞIKLAR KENTİ  LAS VEGAS
1957’de İstanbul’da doğdu. İlkokul yıllarında önce çevreyi tanıyarak gezgin olma yolunda adımlar atarken, ortaokul yıllarında ilk ciddi yurt dışı gezisini gerçekleştirmesiyle seyahat onda bir tutkuya dönüştü. Askerlik sonrası profesyonel hayatına başladığı tekstil sektörü ile beraber yurtdışı gezileri de artmaya başladı. Çıktığı bu gezileri ölümsüzleştirmek adına eline aldığı makinesiyle amatörce çektiği fotoğraflarla birçok sergiye katıldı ve ödüller kazandı. 2000’li yılların başında arkadaşlarının ve yakın çevresinin de teşviki ile Turizm Sektöründe uzun yıllar acentecilik yaptı. Bu yıllarda Türkiye Gezginler Kulübü ile tanıştı ve Genel Sekreterlik görevinde bulundu. Emekli olduktan sonra farklı kurumlarda İdari Yönetici olarak görev aldı. 30 yılı aşkın zamandır “Sinagog İlahileri Korosu Şefliği” yapmakta ve korosuyla birçok kez yurtiçi ve yurtdışı konserlerine ayrıca bazı televizyon ve radyo programlarına katılmaktadır. 2005’ den bu yana gazete ve dergilerde “Gezi ve Yemek Kültürü Yazıları” yayımlanmaya devam etmektedir. 2019 yılı itibarı ile 33 ülke 105 şehir gezip görmüş, fotoğraflamıştır. Evli ve iki kız babası aynı zamanda bir erkek torun sahibidir. Seyahatlerini eşiyle birlikte yapmaktan keyif almakta.

4 YORUM

  1. Eline Kalemine ve emeğine sağlık. Bütün Yazılarını keyifle okuyoruz. Melekler şehri diye adlandırılan bu şehri çok güzel anlattın. Mistik ve Egzotik bir şehir diğer şehirlerden çok farklı. TUK, Tuklarla gezmek ayrı bir keyif. Ama en çok görülmesi gereken yer :YÜZEN Market isimli nehir .Dünyanın hiç bir yerinde her olayın yaşandığı bir nehir bulamazsınız. Anlatılmaz Yaşanır.

  2. Yazık kaçırdık buralara BTS ile gidemedik ( Masajları çeşit çeşit; sırt masajı, baş masajı, ayak masajı, vücut masajı, her türlüsü var anlayacağınız. ) derken !!!!!

  3. Fotoğraflarla desteklenmiş o kadar güzel ve detaylı yazılmış ki kendimi yazının içinde o yerlerde dolaşırken buldum. Çok ilginç bir ülke. Yazıların devamını beklerim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here