Ana Sayfa Avrupa YASAS KOMŞU (Thessaloniki) SELANİK

YASAS KOMŞU (Thessaloniki) SELANİK

202
3
Paylaş

YASAS KOMŞU

(Thessaloniki)

SELANİK

Uzun süredir kafamı kurcalayan bir seyahat vardı. Niçin sınır komşularımızı ziyarete gitmediğimi kendime sorup duruyordum. Bu Yunanistan olabilirdi, Bulgaristan, ya da Romanya da. Hatta İran’ı bile düşünüyordum. Tüm bu yolculukları engelleyen baş etkenlerden biri vizeydi. Seyahat grubumuzla en az yirmi yıldır Yunanistan’a gidip o çok sevdiğimiz Rembetiko’ları dinleyip, Sirtaki yapmayı meşhur rakıları Uzo’yu içmeyi hayal ediyorduk. Her şey kısmettir derler, demek ki Yunanistan yolculuğumuz da bir Mayıs ayına kısmetmiş.19/Mayıs Cuma gününe denk gelince, tatili hafta sonu ile birleştirme fikri hepimize cazip geldi.

O günler de Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan demiryolu anlaşmasıyla birlikte, Dostluk (FİLİA) Treni adlı karşılıklı seferler kondu. Bu seferler akşam saat sekiz de yapılıyor. On iki saatlik bir yolculuğun ardından, sabah saat sekizde tren garına varıyor.  Vagonların yataklı oluşu hoşumuza gitti ve yolculuğumuzu bu şekilde yapmaya karar verdik. İlk iş, Sirkeci Gar’ından biletleri aldım, sonra vize işlemleri, otel rezervasyonları, derken seyahat tarihi geldi çattı. Her seyahatimizde olduğu gibi, bunun da programını (gezilecek görülecek yerler, tavsiye edilen lokantalar) önceden yaptım ve arkadaşlara bilgileri mail ile yolladım. Programla ilgili ayrıntıları konuşmak için birkaç kez toplandık. Herkes yeni bir yer görmenin heyecanı içindeydi. Üstelik bu kez klasik seyahat grubumuz  BTS kurucu üyeleri içine bir çift daha eklenmişti.

Hareket saatinden yaklaşık bir saat önce Sirkeci Gar’ında buluştuk. Yüzler gülüyordu, keyifler yerindeydi. Belirtilen perondan trene binip, vagonumuza yerleştik ve tam saatinde hareket ettik. Yemek vagonu olmadığını önceden bildiğimizden herkes yanında nevalelerini, içeceklerini getirdi. Kah sohbet ederek, kah yemek yiyerek, bazen de etrafı seyrederek yol aldık. Belli bir saatten sonra uykumuz geldi, yattık. Gece birkaç kez pasaport ve gümrük işlemleri için uyandırıldık, ama en azından kuşetlerimizde uzanarak yol aldık. (Bununla ilgili harika bir anektotumuz var başka bir yazımda anlatacağım) Gümrükte biraz fazla zaman kaybedince Selanik garına biraz rötarlı vardık. Otele çok yakın olduğumuzu bilmemize rağmen taksiye binmeyi tercih ettik. (Aslında yürüyerek de gidebilirdik). Otele giriş işlemlerimizi yaptık ve yarım saat sonra lobide buluşmak üzere sözleşip odalarımıza dağıldık.

İlk hedefimiz Atatürk’ün evini ziyaret etmekti. Receptiondan yol tarifi ve adresi aldık, (Agiou Dimitriou) hemen yola koyulduk. Selanik gerçekten küçük bir şehir. Birkaç yer dışında her yere yürüyerek gidilebiliyor. 19 Mayıs günü Ata’nın doğduğu evi ziyaret etmek çok anlamlı geldi hepimize. Türk konsolosluğunun bahçesindeki evin önüne geldiğimizde heyecanla zili çaldık. Görevli bize kapıyı açtı. Kimliklerimizi kontrol edip, içeri aldı. Küçücük ama şirin bahçesinden geçtik. Pembe boyalı duvarları, aynı okul yıllarında tarih kitaplarında gördüğümüz resimlerdeki gibiydi. Evi gezdiren görevli bize birer broşür verip, odaları tanıtmaya başladı. Burası Ata’nın doğduğu oda, burası Zübeyde hanımın odası, burası misafir odası, mutfak, banyo…Bol bol fotoğraf çektik. Bu ziyaret çok hoşumuza gitmiş, çok duygulanmıştık. Görevliye çok teşekkür edip buradan ayrıldık.

Saat öğlen vaktini çoktan geçmiş, hepimiz acıkmıştık. Haritayı inceleyerek şehrin en işlek caddeleri olan Egnatia’ya ya da Timsiki’ye gidip bir şeyler yemeyi düşündük. Ancak yolda ilerlerken Selanik in bir cafe ve restaurant cenneti olduğunu fark ettik.  Adım başı cafeler, lokantalar, pastaneler, barlar vardı. En hareketli görünene kurulup yemek siparişlerimizi verdik. Turist olduğumuzu anlayan garson kızlar yardımcı olabilmek için ellerinden geleni yaptılar.  Aramızdaki sıcak iletişim sayesinde yemek sonrası bize dondurmalı krepler ikram ettiler.

Dediğim gibi Selanik ufak bir şehir, ancak bol turist çekiyor. Yürürken çok sayıda otel gördük. Şehir bir ara Avrupa’nın Kültür Başkenti seçildi. Gerçi fazla görülecek bir yeri yok: bir iki kilise, küçük bir hisarı, Eski şehir dedikleri semti, İzmir deki Kordonu andıran sahil şeridi ve Yedikule Zindanları’nın bulunduğu bölge. Fakat kültürlerimiz çok benziyor, özellikle de yemeklerimiz. Salata, Kalamar tava, Cacık, patlıcan yemekleri, dolmaları, pilakileri balık ve kebapları aynı bizdeki gibi. İnsanları sıcak kanlı, yardım sever, bir hayli de Türkçe anlayan var etrafta. Zamanında Türkiye’den göç etmiş dedelerinden, ninelerinden ya da anne ve babalarından öğrendikleri kulaktan dolma Türkçeleri ile bizlere yardımcı olmak için yırtındılar. Ne güzel! Öğleden sonra sahile inmeye karar verdik. Hava sıcaklığı 29 dereceyi gösteriyordu. Biraz deniz havası hepimize iyi gelecekti. Bu arada sahildeki White Tower’ı (Beyaz Kule) ziyaret edebiliriz diye düşündük. Saat 15.00 de her yer kapandığı için (Siesta saati)sahildeki şirin hisarı sadece dışarıdan görebildik, resimlerini çektik, kordonda yürüyüş yapıp cafelerden birine oturduk. Masaya oturur oturmaz önce herkese buzlu su ikram ediliyor, sonra siparişiniz alınıyor. Herkesin zevkle yudumladığı bir içecek gözümüze takıldı. Garsona sorduğumuzda  Frape olduğunu öğrendik. Soğuk, buzlu, köpürtülmüş sütle yapılmış nescafe’imiş..Her içeceğin yanında birkaç çeşit bisküvi getiriyorlar. Eğer bira siparişi vermişseniz, cips ya da kuru yemiş ikramı oluyor. Cafeler günün her saati tıklım tıklım, hepside çok konforlu.

Biraz dinlenmek ve akşama daha zinde olabilmek için otele dönmeye karar verdik. Yol üzerinde rastladığımız yerleri gezmeyi ihmal etmedik tabii. Tsimki caddesi üzerindeki Agias Sofias Meydanı’nın ve Kilisesinin Ermou caddesindeki, küçük manastıra benzettiğimiz Ag. Theodora Ayazması’nın fotoğraflarını çektik. İçindeki lokantalarıyla,Çiçek pasajını andıran El Venizelou  caddesinden yukarı çıkarken sol koldaki Bezesteni’yi dolaştık. Burası akşam yemeği için uygun görünüyordu. Bu arada Receptiondan tarifini almış olduğumuz sinagogun yerini bulmak için de bakınmaya başladık. “Sora sora Bağdat bulunur” misali (Vasileos Iraklios No:26) Sinagogun yerini tesbit edip otele dinlenmeye döndük. Akşam yemeği için 20.30 da buluşmak üzere randevulaşıp odalarımıza çekildik.

Herkes tam vaktinde, Cuma akşamı yemeği için giyinmiş, kuşanmış, biraz da dinlenmiş şekilde Lobiye indi. Eski Yunancada Agora denilen ve toplanma yeri anlamına gelen, bizdeki Kumkapı’da ki meyhanelerimizi çağrıştıran Lokantaya girmeye karar verdik. Burası Egnatia ile Ermou caddeleri arasında kalan bir bölge. Birbirini kesen küçük sokaklar, üzerinde kurulmuş sıra sıra meyhaneler var.  Kiminde Buzuki kiminde Gitar çalan çalgıcılar, yemek yiyenlere damak tadıyla birlikte kulak zevki de veriyorlar. İnsanları kolundan çekiştiren çığırtkanlar lokantalarını beğendirmek için olmadık cambazlıklar yapıyorlar. Etrafta bir curcunadır gidiyor, kalabalığı tarif bile edemem! Neyse ki bir yerle anlaşıp Buzuki çalan müzisyene yakın bir masada oturduk.

Mezelerimizi söyledik. Cacikis, Grek Salat, üstü erimiş kaşarlı sarımsaklı fırında patlıcan, Sağanaki, Turşu, patates tava ana yemek olarak da ızgara Sardalye yada Çipura ve tabiî ki Uzo . Keyifli geçen bir akşamdan sonra otelimizin yolunu tuttuk. Selanik diğer Metropollere hiç benzemiyor. Büyük bir şehir olmadığından, çalışma amaçlı fazla insan gelmemiş dışarıdan, dolayısı ile de halk karışmamış.  Gerek yollarda, Lokantalarda,  gerekse de cafelerde yollarda insanlar çok sevecen ve sıcak. Bazı yurt dışı gezilerinde, özellikle akşam saatlerinde sokaklarda gezerken biraz tedirginlik yaşarım. Ancak burada öyle olmadı. Gecenin geç vakti sokakta yalnız başlarına yürüyen kadınlar gördüm. Buda şehrin, diğer Metropollerinden daha emin bir yer olduğu izlemini verdi bana.

Cumartesi sabahı saat sekizde başlayan Şabat duası için Sinagoga gittik. Bir gün önceki keşif gezimiz sırasında yerini tespit ettiğimizden, Sinagogu bulmakta hiç güçlük çekmedik. Küçük ama şirin, temiz, bakımlı bir Sinagog. Sefarad tarzında dua ediliyor. Bizimle yakından ilgilendiler. Hatta Türkiye den geldiğimizi öğrendiklerinde yanımıza İstanbul dan yıllar önce buraya yerleşmiş bir Kadıköylü bir bey geldi.  Saat 11.30 civarlarında otele döndük, günün geri kalanı için program belliydi nasılsa.

Aristotelous Meydanındaki cafe lerde bir şeyler içip, bir gün önce içini gezemediğimiz Beyaz Kule ye gittik. Oradan da Yedi Kule zindanlarına. Selanik’i anlatan birçok yazıyı okumuştum, ama hiç birinde bu zindanlardan bahsedilmiyordu. Bir arkadaşım mutlaka görmemiz gerektiğini söyleyince rotamızı oraya çevirdik. Tıpkı İstanbul’daki gibi surlarla çevrili bir yer. Şehri kuş bakışı izleyebiliyorsunuz, manzarası ve havası harika… Bu manzaraya nazır yemek yiyelim dedik. Çok da isabetli bir karar verdik; şehir elinizin altında, servis ve yemekler mükemmel. Orada geç saate kadar oturup, otele döndük. İlk baharda tatile çıkmanın avantajlarını yaşıyorduk. Hava ılık ve geç saatte kararıyordu, böylelikle günü daha uzun yaşayabildik.

Saat 21.00 de akşam gezimiz için lobide buluştuk. Eski Selanik dedikleri tavernaların, barların bulunduğu böige Ladadika’ya geldik. Öğlen öyle çok ve geç saatte yemek yemiştik ki akşam yiyecek halimiz yoktu. İçki ve meyve eşliğinde buzuki dinleyip sirtaki yapmak istedik. O tarz yerler saat 11 den sonra programa başladığından, beklerken her zamanki gibi bir cafe de oturduk. İlerleyen saatlerde gene tavernaları dolaşıp yer seçmeye çalıştık. Ama yorgunduk ve ortak bir kararla otele döndük.

Pazar sabahı 9.00 da otele 9 kişilik bir minibüs getirttik. Araç kiralama fikri harikaydı, dükkanlar kapalı olduğundan ve yapılacak pek bir şey olmadığından şehirde sıkılacaktık. Havlu ve Mayolarımızı yanımıza alıp Khalkidiki denilen, Selanik’in yazlık sayfiye yerine doğru yol aldık. Yaklaşık 80 Kilometrelik yolu bir saatte aldık. Adeta Bodrum, Ayvalık gibi bir yere geldik. Aracımızı sahile park edip yılın ilk deniz banyosunu yapmak üzere kendimizi denize attık. Deniz, kum, güneş yaşasın tatil! Sahilde 3 € veriyorsunuz size şezlong, ve bir içecek veriyorlar. Gel keyfim gel…

Suyun sıcaklığı tam kararındaydı, ne çok sıcak nede çok soğuk. Plajın lokantasında öğlen yemeğimizi yedik. Böyle salaş görünümdeki bir lokanta için, çok lezzetli şeyler yiyip, harika bir servis aldık. Yemek sonrası fazla oyalanmadan, hazır altımızda araba varken başka koyları da gezmek istedik. Kafamıza göre bir yere saptık. Bu yere Yeni Mudanya diyorlar.

Peki dedik Eski Mudanya neresi?? “Sizdekine Eski Mudanya diyoruz” dediler. İlginç… Burada kimimiz denize girdi, kimimiz cafesinde oturup bir şeyler içti. Yavaş yavaş dönüş vakti yaklaşıyordu. Saat beşte yola koyulduk. Önce otele gidip valizlerimizi aldık, oradan da tren garına geldik. Eğlenceli, neşeli, keyifli, dolu dolu üç gün geçirdik. Nefis yemekler yedik. Şehrine olmazsa da Ülkene mutlaka yine geleceğiz. YASAS komşum, seninle tanışmak bir zevkti.

Bir Tutkudur Seyahat…

 

Paylaş
Önceki İçerikKutludur elbet Anneler Günü 
Sonraki İçerikBilgi ve duygu yüklü bir gezi BERLiN
1957’de İstanbul’da doğdu. İlkokul yıllarında önce çevreyi tanıyarak gezgin olma yolunda adımlar atarken, ortaokul yıllarında ilk ciddi yurt dışı gezisini gerçekleştirmesiyle seyahat onda bir tutkuya dönüştü. Askerlik sonrası profesyonel hayatına başladığı tekstil sektörü ile beraber yurtdışı gezileri de artmaya başladı. Çıktığı bu gezileri ölümsüzleştirmek adına eline aldığı makinesiyle amatörce çektiği fotoğraflarla birçok sergiye katıldı ve ödüller kazandı. 2000’li yılların başında arkadaşlarının ve yakın çevresinin de teşviki ile Turizm Sektöründe uzun yıllar acentecilik yaptı. Bu yıllarda Türkiye Gezginler Kulübü ile tanıştı ve Genel Sekreterlik görevinde bulundu. Emekli olduktan sonra farklı kurumlarda İdari Yönetici olarak görev aldı. 30 yılı aşkın zamandır “Sinagog İlahileri Korosu Şefliği” yapmakta ve korosuyla birçok kez yurtiçi ve yurtdışı konserlerine ayrıca bazı televizyon ve radyo programlarına katılmaktadır. 2005’ den bu yana gazete ve dergilerde “Gezi ve Yemek Kültürü Yazıları” yayımlanmaya devam etmektedir. 2019 yılı itibarı ile 33 ülke 105 şehir gezip görmüş, fotoğraflamıştır. Evli ve iki kız babası aynı zamanda bir erkek torun sahibidir. Seyahatlerini eşiyle birlikte yapmaktan keyif almakta.

3 YORUM

  1. Arkadaşım eline sağlık. Yıllar evvel ,Bu geziyi sizlerle gerçekleştiren, bir birey olarak şunu söylemeliyim. Hala geçirdiğimiz kahkaha dolu günleri unutamıyorum.Hafızamdan hiç çıkmıyor.
    Keyifli Tren Gezisi. Trendeki pasaport macerası, Ismarladığımız Frape ler ile ilgili Garsonun şaşkınlığı. Yenilen leziz mezeler…Selanik Atatürk evi müzesi vs vs
    Grek Müziğin verdiği ayrı keyif…..
    Tek kelime ile harikaydı…..
    Teşekkürler arkadaşım……………

  2. Cako eline kalemine saglik
    Bu seyahati yapan kisilerden biride bendim anilar gozumde canlanlandi yaptigimiz tren seyahati cafelerde aldigimiz haz
    Yedikule zindanlari tepesinde yedigimiz yemek ve daha bircok guzel anilar sizlerle seyahat etmek cok guzeldi🦋🦋

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here