MALTA
Nerdeyse 30 senedir gezilerimizi BTS grubumuzla birlikte yaparız. Bazen yurt içi, zaman zaman yurt dışı, bazen de İstanbul kültürel şehir turu yaparız. En az 8 kişi en çok 36 kişi ile bu seyahatlerimizi gerçekleştirdik. Tüm faaliyetlerimiz Çok keyifli geçer, harika bir şekilde eğlenerek döneriz. Turları hazırlamak beni bir hayli yorsa da en az 4-5 ay evvelinden yaptığım araştırmalar beni motive eder arkadaşlarımı da havaya sokmaya çalışırım. Bu kez sevgili eşim bir değişiklik yapıp tek başımıza çıkalım mı, ne dersin dedi, o halde Destinasyonu sen seç dedim o da direk MALTA dedi. Her zaman olduğu gibi hazırlıklara önceden başladım.
İstanbul’un kapalı ve hafif ıslak bir Ekim sabahı İstanbul Havalimanına bizi özel almaya gelen Van aracı ile transfer olduk. Heyecanlıydık, diyebilirim ki ilk defa baş başa bir seyahate çıkıyorduk. Duty Free Shop ta gezindik, mağazaları, ürünleri inceledik. Çocuklar gibi şendik. Biniş anonsu ile havalanmamız, bir saat kırk beş dakika süren uçuşumuz göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Pasaport ve valiz işlemleri sonrası rehberimiz eşliğinde otobüsümüze bindik. Yol boyunca kısa bir Malta bilgisi verdi. Malta’nın 3 adadan oluştuğunu, yüz ölçümünün 316 metrekare olduğunu, nüfusun 500.000 kişi buna karşılık nüfusun 8 katı yani yılda 4.000.000 turist geldiğini anlattı. Ülkede 8.000 Türk yaşıyormuş. Yolda ilk durağımız Türk şehitliği oldu. Padişah Abdülaziz tarafından yaptırılan şehitliğin önünde şimdiye kadar gelen turistler dış kapı önünde bilgi alır kapının demirleri arasından fotoğraf çekerlermiş. Şansımıza biz içine girebildik. Çünkü o gün Türkiye’den bakanlar gelecekmiş büyük elçilik mensupları şehitliğin kapılarını açtılar biz de bu şekilde içini gezebildik. Tertemiz, bakımlı bir şehitlik. Buradan balıkçı kasabası olan Marsaxlokk a geldik. Burası şövalyelerin ilk yerleşim yeriymiş. Sahilindeki restoranları, renk renk boyanmış kayıkları, cıcıl cıvıl pazarı ve rengarenk boyanmış kapıları ve cumbalı evleri ile çok sempatik bir yer. Öğlen yemeğimizi sahildeki restoranlar içinde en çok beğendiğimiz Cafe de Paris de yedik. Pizza, Somonlu salata ve bira dan oluşan menümüzü manzaraya karşı yerken çok keyif alıyorduk. Yemek sonrası gözümüze kestirdiğimiz bir pastaneden dondurma ve çikolatalı pasta aldık. Biraz sahilde gezindikten sonra Sliema bölgesindeki otelimiz The PreLuna ya giriş yaptık. Receptionda garsonlar ellerinde Malta’nın özel içkisi Kinnie ile karşıladılar. Valizleri bıraktıktan sonra çevreyi tanımak için tekrar dışarı çıktık. Otelin önün de otele ait plaj vardı. Girelim mi girmeyelim mi derken gezinmeyi daha uygun bulduk. Yolluk su gibi ufak tefek şeyler almak için otelin arka sokağındaki Lidl markete girdik. Bu tip market ve pazarları gezmeyi sevdiğimizden İstanbul’a getirmek üzere birkaç fiyat olarak çok uygun şeyler aldık. Sabaha karşı saat 3 ten beri ayaktaydık. Akşam yemeğine çıkmadan otele dönüp duş sonrası dinlenelim dedik. Saat 8 gibi çıkıp otelin civarında akşam yemeği için bakınıyorduk ki otele çok yakın bir Lübnan restoranı gördük. Sevgili eşim Falafel isteyince girip yedik. Tek kelime ile Muhteşem bir dürüm hazırladılar. Her türlü salata, tahin ve humus dökülmüş falafeli, patates tava ve içecekle afiyetle midemize indirdik. Yemek sonrası bu yemeği eritmek için sahilden bölgenin diğer ucu ST. Giljan a kadar yürüdük. Şaka maka 4.000 adım yemek sonrası için iyi bir yürüyüş oldu. Ama diyebilir ki otele vardığımızda canımız çıkmıştı. Tüm günün yorgunluğu ile yattığımız gibi uyuya kaldık.
2.gün kahvaltı sonrası Mdina, Rabat, Üç şehirler turu vardı. İlk durağımız Avrupa nın üçüncü büyük Kubbesine sahip Santa Maria Assunta kilisesine gittik. Mosta bölgesindeki bu kilisenin içinde 2.Dünya savaşında Alman Nazi uçaklarının attığı ve mucize eseri olarak patlamayan 200 Kg lık Mermiyi fotoğrafladık. Kilisenin iç ve dış mimarisi hakkında bilgiler aldık. Buradan Game of Throns dizisinin unutulmaz sahnelerinin çekildiği eski başkent Mdina’ya geldik. Hükümet Sarayı, Casa Inguanez Malikanesi, Kermelit kilisesi, ile burası Endülüs ün Cordoba şehrine benziyordu. Daracık labirent gibi sokakları, Kiliseleri, meydanları ve turistik eşyalar satan dükkanları ile çok sempatik bir şehir. Adım başı bir kilise ya da bir Katedral çıkıyordu karlımıza. En koyu Katolik Hrstiyan milleti Maltalılarmış. Rabat Cumbalı, renk renk boyalı, kemerli evleri ile 15.YY tarihi filim platosu gibi görünüyordu. Tur sonrası otele dönmeden Başşehir Valetta dan geçtik. Rehberimiz burada öğlen yemek molası verdi. Otobüsten inince Özgürlük heykeli ile Neptün çeşmesi diye bilinen heykelli, fıskiyeli havuzdan geçerek trafiğe kapalı olan Valetta nın en işlek caddesine geldik. Öğlen dediysem saat 15.30 olmuştu. Sıkı bir yemek yerine atıştırmalıklarla geçiştirip, akşam güzel bir yerde yeriz dedik. 1837 den beri açık olan Cafe Cordina da oturduk. İstanbul aniden soğumuş, biz ise 25 derece olan Havada şort ve tişörtle dolaşıyor gezinin tadını çıkarıyorduk. Malta nn en meşhur böreği Pastizi ısmarladık. Portokal suyu ile yedik. Sonra Foret Noire ile kahve keyfi yaptık. Turistik olan bu caddede gezinip verilen saatte otobüsün önünde buluşup otele döndük. Birkaç saat dinlenip akşam yemeğine öyle çıkarız dedik. Tam bir tatil gezisi yaşıyorduk. Akşam saat 8 gibi çıkıp otele yürüme mesafesinde olan diğer bir koyda bulunan bölgeye geldik. Marka dükkanlar, restoran ve kafelerle doluydu. Birkaç yere baktıktan sonra Akşam yemek için Tigne Seafront Sliema adresindeki Lou’s Bristo İtalyan Restoran tında karar kıldık. Her taraf tıklım tıklım doluydu. Hemen oturamadık. Önce bara aldılar bizi masa boşalıncaya kadar harika bir yemek öncesi aperatifi aldık. Yarım saat içinde cadde masalardan birine aldılar bizi. Caprese salatası, Brushetta, Makarna gibi İtalyan klasiği siparişlerin yanına buz gibi soğutulmuş beyaz şarap ile nefis bir akşam yemeği yedik. Biraz Arap, biraz İtalyan, biraz Osmanlı çokça İngiliz etkilerini gerek mimarisinde gerek Gastronomisinde gerekse lisanlarında görmek mümkün. Örneğin Trafik sağdan aktığı gibi direksiyonlar da İngiltere’deki gibi sağda. Bristo ve Kafeler İtalyan tarzı. Maltanın en çok bilinen yemeği Tavşan yahnisi. Zaman zaman ızgarası da yapılıyormuş. Yemek sonrası yürüye yürüye otelimize döndük.
- gün Malta’nın 2. Büyük adası Gozo ya gidecektik. Otelde yaptığımız açık büfe Kahvaltı sonrası rehberimiz otobüs ile grubu Cirkewwa limanına götürdü. Önceden alınan bilet ve belirlenen saatteki Feribot ile Gozo ya 25 dakikada geçtik. Aslında çorak olan ve su sıkıntısı çeken Malta da Gozo daha yeşil, cennetten bir köşe gibi. Bu ada da Truva filmi çekilmiş. İlk uğrak yerimiz Inner Sea de ki Mantar kayası. Oradan dalış ve mağara turu yapılan sahile indik. 12 kişilik botlarla can yelekleri giydikten sonra bu mağaraları gezmeye başladık. Balık adam kıyafetleri giydirilip meraklı olanlara dalış kursları veriyorlardı. Bizle mağaraların içlerine gire çıka sahili turladık. Mağaraların içine girince öyle güzel akustik sesler çıkıyordu ki ara sıra bazılarımız arya söyler gibi seslerf çıkarıyorduk. Kayalıkların görüntüsü Güneş ışıkları altında muhteşemdi. Doğa harikası 3 boyutlu filimdeydik sanki. Buradan çok ilginç bir Kiliseye geldik. Adak kilisesi olan Ta’Pinu kilisesine geldik. Kilisenin ön tarafında bulunan Altar ın önünde istek kartları bulunuyordu. Kimileri sağlık, kimileri çocuk, kimisi eş, kimileri de para istiyordu. Bu matbu yazılı kağıtların altına arzu ederseniz ilave isteklerinizi yazıyorsunuz, sonra bu zarflar Vatikan’a Papa ya yollanıyormuş, o da insanlar için dua ediyormuş. Adağın gerçekleşirse buraya gelip dua edip bağışta bulunuyorsun. İsrail deki Ağlama duvarına sıkıştırılan kağıtlar, Telli babada asılan kurdeleler gibi. İlginç bir ritüel. Buradan Gozo’nun başşehri Rabat Viktorya ya geldik. Şehir merkezi Old City Karadağ’ın Kotor şehrine benziyordu. Daracık sokaklarda insanlar karıncalar gibi. Hediyelik eşya satan dükkanlar, pastaneler, kafeler, restoranlar dolu. İnsanların hepsi güler yüzlü, bağırış çağırış yok. En lüks yerdeki restoran ta bir kahve içimlik otursan bile kimse laf etmiyor. Sabırla kalkmanı bekliyorlar, ya da ben yemek yiyeceğim bu bir kahve için masayı tutuyor demiyor garsona. Son olarak St.George Bazilikasını gördükten sonra şehir meydanındaki parkta oturup çok beğendiğimiz ve her fırsatta buldukça aldığım Pastizi böreklerinden birkaç tane alıp frozen limonata ile yedim. Yoldaki pastanelerden sevgili refikam tadını çok sevdiği dondurmalara dadandı. Dönüş saati, grupla, belirtilen merkezde buluşup, feribotumuzun dönüş yapacağı limana Mgarr a geldik. Otelde biraz dinlendikten sonra bir gece evvel yediğimiz sahilde Yunan Tavernası görmüştüm doğru oraya gittik. Klasik Yunan mezelerinden ısmarlayıp buz gibi tadını beğendiğimiz Malta birası Cısk ile güzel bir keyif yaptık. Yemek sonrası otelimizin karşısındaki sahildeki banklarda oturup denizi ve mehtabı izlerken Dario Moreno’yu yad ettik.

4.gün Malta’daki son günümüzdü. Rehberimiz tüm günü Valetta’ya ayırdı. Akşam saat 19.00 da olan uçağımız için çok vaktimiz olduğundan, otelden çıkışı saat 11 de yaptık. Geniş zamanımız olduğundan rahat ve uzun bir kahvaltı keyfi yaptık. Hava güzeldi Restoranın balkonunda denize karşı kahvaltılarımız yaptık. Zamanımız müsait olduğundan tekrar Lidl markete uğrayıp ufak tefek şeyler aldık. Bu sırada caddede yürürken çok dikkatimizi çeken bir şey belediye otobüsleri idi. Adanın her yerine otobüsler gidiyor ve binerken bilet ya da kart vs gibi bir şey almak zorunda kalmıyorsunuz. Çünkü içerde para ya da kredi kartı geçiyordu. Bir başka dikkatimizi çeken konu, ışıklardan yayalar karşıdan karşıya geçmeden önce düğmeye basıyorlar, çok çabuk bir şekilde yayalara yeşil ışık yanıyordu.
Otelden ayrılış vakti gelmişti. Malta adasının başşehri Valetta ya yollandık. Dünyanın en güzel Barok mimarisini görebileceğiniz bina ve Katedraller in şehri Valetta’ya geldik. İlk durağımız Üst Baraka bahçeleri idi. Müthiş bir Peyzaj içinde olan Bahçeler 1560 lar da inşa edilen Aziz Petrus ve Pavlus Burcunun üst katında bulunuyordu. Burcun alt katında selamlama bataryaları her gün 12 ve 16 da gösteri atışı yapıyorlar. Saat 12 ye doğru terasta gösteriyi izlemek üzere büyük bir kalabalık toplandık. Topların yanında Turistik bu gösteri ile müze gezisi için bilet almak gerekiyor. Buradan şehri geze geze Neptün çeşmesi önünden tüm grup dağıldı. Kimileri müzelere kimileri alışverişe kimileri de kafelerde oturmayı uygun buldu.
Biz gelmeden notlarını aldığım yerleri gezmeye gittik. Parlamento binası, Büyük Kütüphane ve en önemlisi ünlü ressam Caravaggio nun duvar boyu bulunan Vaftizci Yahya’nın başının kesilmesi tablosunun yer aldığı Aziz St John Katedraline sonra da Büyük üstatlar Sarayına gittik. Sonra Trafiğe kapalı alanda gezinip sevgili biricik torunumuza verdiği siparişi Hard Rock Cafe den aldık. Birçok şehirde karşılaştığımız ve binmekten çok keyif aldığımız yanları açık Tren ile mini bir Valetta turu yaptık. Şoför hem aracı kullanıp hem de geçtiğimiz yerlerin tarihçelerini kısaca anlattı. Tur sonrası Malta’daki son saatlerimizde güzel bir kafe de oturup son zamanlarda beğendiğimiz kokteyl Aperol ve yanına aldığımız peynir tabağı ile tanımaktan ve gezmekten çok mutlu olduğumuz Malta gezimizin anılarını not alarak günü sonlandırdık.
Bir Tutkudur Seyahat…
























































Selamlar bts gezginleri yine ne güzel anlattınız Malta gezisini hele hele Dianayla beraber çektiğiniz o güzel yerler en azından oralara gitmek istersek eğer bilgilerimizi bir kenarda topluyoruz emeklerinize yüreğinize kalemimize sağlık teşekkürler Yako Taragano🙏❤️👌👏👍😋
Harika bir anlatım!!!
10 yıl önce gitmiştik bütün anılar sayende tekrar canlandı
Bence hoş bir ülke dertsiz, tasasız, sakin
Eline kalemine sağlık
Farklı coğrafyalarda uyanman dileği ile 👏👏👏